guladiyaman@gmail.com
Denizden Bir Nefes…
Yollarda olmak ne güzeldir! Kimi zaman geride bıraktıklarınızı düşünürsünüz giderken; Raylarda, yollarda bırakırsınız hepsini, gittiğiniz yere kadar. Kimi zaman da sizi bekleyenleri düşlemekle geçer yolculuğunuz. Bense en çok deniz yolculuklarını severim. Yaz günlerinde gezilen ada vapurlarını saymazsak, en uzun deniz yolculuğum da Avrupa’dan Aysa kıyısına geçmek olsa da.
Bir de sırtlarında çantasıyla dolaşanlar var. Hele ki İstanbul’un güneşi görmesiyle yollara dökülmeleri yok mu? Boyunlarında fotoğraf makineleri ile çoluk çocuk dolaşmalarını seyir etmek bile ayrı bir keyif verir. Merak edersiniz bu kadar insan dünyanın nerelerinden nasıl kalkıp da gelmiş diye. Bizim gibi gezi kültürünün eksik olduğu bir toplumda bu durum oldukça merak uyandırıcı. İşimiz olmadan ya da uzakta bir akrabamız yoksa, eh çok da zengin değilsek gezmek hep bir lükstür.
Sürekli uyanık kalan bu iskeleler, otogarlar, tiren istasyonları, hava limanları yok mu? Gece gündüz demeden oradan oraya taşınan yolcuları için günün hep ‘merhaba’ bölümdedirler. Bunlardan sadece bir tanesi de evimin az ilerisinde. Büyük büyük gemilerin yanaştığı, içinden yüzlerce insanın indiği yolcu gemilerinin devasa durağı Karaköy Deniz İşletmeciliği’nin limanından bahsediyorum. Özellikle Pazar sabahları derin bir korna sesi ile güne başlarım. Bu kornanın sesi bana hep yüz otomobilin sesine tekabül eden korkutucu ve esrarengiz gelir. Bir anda yolun rengi sapsarı oluverir, taksiciler sırayla yolcularını alır ve karınca gibi yayılır şehre.
Gemilerin durduğu yerin önündeki ince uzun binadan olacak gemilerin üst katlarını görmem mümkün olmaz. Geçtiğimiz günlerde de merakımı daha fazla dizginleyemeyip deniz işletmesinin önünde dikilmeye başlardım. Elimde fotoğraf makinem. Birkaç fotoğraf çekip yolcuları beklemeye koyuldum. Şansızlık ki kimse inmiyordu. Galata’da birkaç turladıktan sonra tekrar döndüm. Türk polisinin 1 Mayıs’a tekabül eden bu günlerde dikkatini çekmiş olacağım, ellerinde silahlarla 2 polis yaklaştı. ‘Ne yapıyorsun?’ diye sorgulamaya başladılar nazikçe(!). Yolculardan biriyle konuşmak istediğimi, cinsinin, ırkının, ecdadının fark etmeyeceğini ve en sonunda da öğrenci olup bunun bir araştırma olduğunu da söyleyince inandırlar. Tabi inandırana kadar da önce çantam arandı, ardında da sözlü sabıka raporu verildi.
Her şey temiz çıkınca, hep birlikte bir turist yakalamaya koyulduk. Sevgili polisimiz herkesi kendi halkı sanıp yoldan geçen turisti de durdurmaya kalkınca olaya derhal müdahale edip olay yerinden uzaklaşmaya karar verdim. Neyse ki tam o sırada aralarında konuşup beni geminin yanına kadar götürmeye karar verdiler. Minik heyecanımın ‘merkezi bir kaygı’ olmasının şaşkınlığı ile gemiye doğru yürümeye başladık. Yanımda ‘çelik kuvvet’. Bütün kapılar teker teker açıldı önce. Metalleri bir kenara koyup x-raydan geçmek de yoktu ve kara göründü. Devasal beyaz bir metal yığını, maviyle birlikte öylesine çekiciydi ki inanamazsınız.
Bir anda orada bulunma sebebimi hatırlayıp yolcu aramaya koyuldum. Ama ortalarda kimseler yoktu. Meğer gemi kalkmak üzereymiş ve yolcular içeride sayılmaktalarmış. İçeri girme şansımı da beş dakika önce kaybetmişim. Üzüldüm haliyle. Böyle bir geminin içine girmek ne zaman mümkün olur?
Sonra etrafta bana hayretle bakan Tayvanlı birkaç gemi yamağını fark ettim. Polis beylerin de ‘bunlardan daha çok gezen yolcu mu bulacaksın?’ sözleri üzerine başladım konuşmaya. İçlerinden Yunan olduğunu söyleyen ve Türkçesi de gayet akıcı bir beyle sohbet etmeye başladık.
Uzun yabancı yolcu arayışlarımın sonunda konuşmaya başladığım Yunanlı ‘köprü dümencisi’ de Türk asıllı çıkmasın mı? Dedeleri Balkanlar’daki Türklerin yerlerinden edildiği dönemde Yunanistan’da kalmış. Bir kısım akrabalar da Türkiye’ye gelmiş. Adının da Şaban Erkek olduğunu öğrendiğim dümenci, ısrarla Yunanlı olduğunu söylüyor ve neredeyse asla Türkiye’ye ait bir parçası olduğunu kabul etmiyordu. 1984 yılından beri de denizlerde, neredeyse gezmediği ülke kalmamış Şaban Bey’in. İki de çocuğu varmış. Peki diyorum ‘nasıl başladığınız bu işe?’. ‘Denizi seviyorum’ derken gözlerinin parladığını görüyorum. İlkokuldan sonra okula gitmemiş yolcumuz, Yunanca, Türkçe, Bulgarca ve İngilizce biliyor. Türkiye-Yunanistan arasında bir haftalık turların düzenlendiği gemide günde 8 saatini dümende geçiriyormuş Şaban Bey. ‘Kaptan nereye dön derse oraya gideriz, rotayı o belirler, biz dümeni çeviririz.’ diye anlatan dümenci, kalan saatlerde de güvertede yerleri siliyormuş. 390 kişilik mürettebat ve 1100 kişilik yolcu kapasitesi olan geminin hiç mi enteresan hikâyeleri olmaz diye merak edip ısrarla sormama rağmen Şaban kaptan pek de fazla ilgilenmiyor gemisinde olanlarla. Onun için varsa yoksa deniz. Sonradan hatırlıyor ve ekliyor ‘intiharlar çok olur gemide!’ Hadi bakalım! Meğer birbirine âşık olup gemide kavga edenlerin akıbeti denizin derin suları oluyormuş genelde. Geçenlerde Rus bir genç kız Yunanlı bir delikanlıya âşık olup sonrada kendini denize atıvermiş. Bu acı hikâyeyi daha fazla dinlemek istemeyip lafı değiştiriyorum. En sevdiği limandan söz açıyoruz ve bir limanı diğerinden üstün tutamayan denizci tutkusu nüksediyor yeniden. Cevap vermiş olmak için Rodos güzeldir diyor, ‘ama Santorino en güzelidir!’
Keyifli sohbetimiz sürüp giderken elinde dosyalarla gelenlerden sayımın bittiği anlaşılıyor ve Şaban kaptan ‘stand by’ oldu benim gitmem gerek diyor. Gülüşüyoruz. Teşekkürlerimi de sunduktan sonra ‘bir dahaki sefere’ gemiyi gezdirmek sözü ile limandan ayrılıyorum. Akılımda ‘aşk’ın tarifini sorsam ‘Deniz’ diyecek kadar tutkulu Şaban Kaptan…
(Yol hikayesinin araştırılmasının konu olduğu bir biş bişiyi okudunuz. Afiyet olsun)