guladiyaman@gmail.com
10 günlük Budapeşte ve Prag seyahatimde anladığım bir şeyler var. Heykeller değil derdim. Tek bir şeymiş meğerse…du bakalım.
Eski bir apartman zilinde kimlerin ismin yazılı acaba? O isimleri öğrenmek barok ya da gotik bir kilisenin duvarlarına uzun uzun bakmaktan daha çekici geliyor. Yok saymıyorum oradaki sanatı, mimariyi, hakkı var bir çoğunun, bugüne kadar kalabilmiş olmaları ve görmek büyük şans….tarihi eserlere karşı iç rahatlatıcı özürlerimi sunmak istiyorum. -bilinçaltı travması- Ama o binaların duvarlarına ne kadar baksam, önünde ne kadar fotoğraf çektirsem ‘burada yaşananlar’ olmayınca olmuyor işte. Tat vermiyor.
O sebeple şimdiki sıralamada Budapeşte Prag’ı döver. Halbuki annem yola çıkmadan önce hatırlatmıştı, zamanında bir zaman sevgilimle oraya gitmeye hazırlanmışız, sonra ayrılmışız, ben onunla gidecekmişim, sonra olmamış…ah annecim..unutmamış. Prag’a gittiğimde düşündüm, eğer sevgilimle gitseydim taa o zamanlar ne olurdu? diye ve hemen vaz geçtim. Sevmedim sokaklardaki turist yığınlarını. Ara sokaklarında kaybolup bilmediğim bir apartman avlusunda tanıştığım yaşlı teyzeyi sevdim Budapeşte’de. Gecenin bir yarısı evine gittiğimiz macar dostların daha kendilerine bakamazken salonlarının ortasında yetiştirdikleri deve dikenini sevdim. Onlar da bilmiyorlardı nereden geldiğini. Apartman eskiydi, eskiden kalma, çiçekler de apartmanın bir parçasıydı işte.
Budapeşte kendi halinde bir şehirdi. Rejim değişikliklerinden çokça etkilenmiş çocukları vardı. Trabant arabasına gözü gibi bakan başka bir çocuk. Hepimiz güçlerimizi birleştirdiğimizde arabayı itebileceğimizi biliyorduk ve o güvenle şehrin sokaklarında geziyorduk. Kısa sürdü. Ama hala aynı hazla anıyorsam bitmemiş bir şeyler vardır.
Kapı numaralarının da hakkını yiyemem. Sokak adları o yoldan en çok geçenin adını alırsa mesela, ya da en zenginin, anlam ve öneminin…bu cümleye devam edersem siyaset bulaşacak, istemiyorum politika yapmak.kestiim.
İşte ziller önemli.